|
|
|
MÜSLÜMAN İMAJI İmaj, herhangi bir şeyin ya da düşüncenin zihinde oluşturduğu yansıma, şekil ve görüntü akla gelir. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de "Müslüman imajı" konusunda ciddi sıkıntılar ve çelişkiler yaşanmaktadır. Şüphesiz bunda, bilgi eksikliği ve ön yargıların rolü büyüktür. Tarihi kaynakların bildirdiğine göre, İslâm'ı anlatmaya başlamadan önce Hz. Peygamber'e "Muhammedü'l -Emîn =Güvenilir Muhammed" deniliyordu. Ama peygamberlik gelince, iş birden değişti.Çünkü İslâm'ın getirdiği adâlet anlayışı, bir takım kişi ve çevrelerin toplumsal statütüsünü bozmaktaydı. Bu yüzden, birden sırt çevirip O'nun hakkında kötü imajlar oluşturma yolunu seçtiler. O kadar ileri gittiler ki, kimi sihirbaz, kimi de deli yakıştırması yaptı. Kötü imaj oluşmasında, Müslüman olmayan kişi ve çevrelerin rolü şüphesiz büyüktür. Fakat bir kısım Müslümanların da buna sebebiyet verdiklerini unutmamak gerekir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) müslümanı şöyle tarif ediyor: “Müslüman; herkesin, kendisinin elinden, dilinden, diğer uzuvlarından zarar görmediği, emin olduğu kişidir. Demek ki; Müslüman demek, güvenilen kişi demektir. Önce güvenilen kişi , önce şahsiyet sahibi sonra meslek sahibi.Güvenilen şahsiyet sahibi bir kişi olmadan; salt mücerret bir meslek sahibi olmak hiçbir şey ifade etmez. Bunun için bilgi, hikmet, ihlas Yaratan’dan ötürü yaratılanları hoş görme çok önemlidir. Cenab-ı Allah’ın Müslümanların dünyada hem özgüven hem de özsaygı içerisinde olmasını sağlayan öyle bir hüküm var ki; dünya kuruldu kurulalı onu bütün tarih ,insanın ortak aklı haykırmaktadır. O da: “Emanêtlerin ehline verilmesi ve hükümlerde adâlete riayet edilmesi”.Bu konu üzerinde Kur'an çok durur. Hep söylenir dururuz ya. Adama göre iş mi, işe göre adam mı? İşe göre adam dediğiniz zaman ülkemizdeki bürokrasinin yeri ne olmalıdır? Sorusu akla geliyor. “İşe göre adam” prensibini savunduğunuz zaman devlet yönetimi nasıl olursa olsun bürokrat o devletin bir teknisyenidir ve onun en önemli vasfı görevini yapmaktır. Bu yönüyle bürokrat betonun içindeki demire benzer. Demir ne kadar sağlamsa beton o kadar sağlamdır. Buradaki beton devlet, demir de bürokrattır. Tarihimizde Osmanlının çok sağlam bir kamu bürokrasisi vardı. Bu kamu bürokrasisinin temeli devlete her kademede bürokrat yetiştiren “Enderun Mekteplerine” dayanıyordu. Yönetim ne kadar değişirse değişsin bu bürokratların en önemli görevi devletin varlığını korumaktı. Bu bürokratlarda istenilen en önemli şey ehliyet ve liyakatti. Ve onlardaki bu iki özellik kollandığından dolayı dünyanın en işlevsel ve en gelişmiş kamu bürokrasisini oluşturmuşuz. Bu özelliğimizi ilelebet korumalıyız. Bu ülkede yazarlar, sanatçılar, medya mensupları değerli olduğu kadar işini iyi yapan işine kendi ideolojik görüşünü karıştırmayan ve devletine ve milletine hizmet etmekten onur duyan bürokratlar da önemlidir ve değerlidir. Bu aziz milletimizin çok güzel bir duası vardır: “Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin” İşte burada devlet ve millet arasındaki uyumu ve ahengi bu duada olduğu gibi koruyup kollayacak, çatıştırmayacak yetişmiş bürokratlardır. Bu da işe göre adam prensibinden çıkar. İşte İslâm da "işe göre adam" prensibini savunur. Hz. Peygamber'in bu konuda muazzam örnekler sergilediğini görmekteyiz. Meselâ gayr-i Müslim olmasına rağmen, mesleğinde iyi olduğu için, Kelede isimli doktoru getirtmiştir. Aynı şekilde Hicret kılavuzu, bir ateist olan Abdullah b. Ureykıt'dır. Daha sonra Mekke fethedildiğinde, Ka'be ile ilgili geleneksel görevleri, bu işin ehli olduğu için, yine bir ateiste vermiştir. Bu da şunu gösteriyor. Hile yapmadıkça, işinin ehli olan bir kişi, kim olursa olsun, Müslümanların tercihidir. İlke şudur. Bilgisiz, ilkesiz, anlayışsız ve beceriksiz ve güven vermeyen kişiye güven olmaz. Çünkü bu tipler, ara sıra iyi iş yapsalar bile, en kritik noktalarda insanı yarı yolda bırakır. Büyük düşünür Mevlanâ da eserlerinde, ehliyetsiz kişilerin başlara ne dert açtığını, ne kötü imajlar oluşturduğunu, çeşitli vesilelerle dile getirir. Bunun için yeri geldiğinde mürşidi, müridi, müderrisi, talebeyi, sanatkârı, işçiyi, yöneticiyi, grupları çekinmeden eleştirir. Din Eğitimi Hocam Prof. Dr. Abdullah ÖZBEK kendi güzel tasvirleriyle Mevlanadan "çirkin sesli müezzin hikâyesi” ni örnek veriyor. Bir gün, halkı gayr-i Müslim olan bir ülkede, sesi çok çirkin olan bir müezzin, ezan okumaya başlar. Ona ne kadar okumamasını, bunun problem yaratacağını söyleseler de inadından vazgeçiremezler. Müslüman halk bundan çok tedirgin olur. Toplumu kaplayacak bir fitne ve fesattan korkarlar. Derken, elinde bir elbiseyle bir gayr-i Müslim çıka gelir. Yanında helva ve mum gibi başka armağanları da vardır. Hemen müezzini sorar. Çağrısının ve sesinin huzurunu artırdığını söyler. Bunu duyan halk itirazı basar. O çirkin sesten ne huzur gelecek, derler.Adam başlar anlatmaya. Meğerse Müslüman olmak isteyen güzel bir kızı varmış. Buna öyle gönül vermiş ki, bir türlü bu sevdadan vazgeçirememişler. Bu durum, baba olarak ona büyük sıkıntı verir. Âdetâ ne yapacağını şaşırır. Ne yapacağını ne edeceğini bilemez. Fakat bu müezzin minareden ezan okuyunca, kiliseden duyulur. Birden kızı, "Bu çirkin ses de nedir, öldürdü beni" der. Ömründe bu manastır ve kilisede bu kadar çirkin bir ses duymadığını söyler. Bu durumu fırsat bilen kız kardeşi, hemen devreye girer ve şöyle der. -Ezan sesidir. Müslümanların âdetlerindendir. İnsanları (namaza) böyle çağırırlar. Kızcağız duyduklarına inanamaz. Bir başkasına daha sorar. Onlardan da ayni cevabı alır. Artık söylenenlere inanmıştır. Birden beti-benzi sararır ve gönlü Müslümanlıktan soğur. Adam, kızının bu durumunu görünce, işkenceden ve azaptan kurtulduğunu, önceki gece korkulu rüya görmeden rahatça yatıp uyuduğunu söyler. İşte bütün bu hediyeleri, teşekkür etmek için, o çirkin sesli müezzine getirmiş. Bundan dolayı onu arıyormuş. Müezzini görünce şunları söyler. -Şu hediyeleri kabul et. Elimi tuttun; beni dertten kurtardın. Bana öyle bir hayırda, öyle bir ihsanda bulundun ki, ölünceye dek beni kendine kul ettin. Mal-mülk sahibi olsaydım, param-pulum bulunsaydı, seni altınlara boğardım. Mevlanâ bu olayı anlattıktan sonra Müslümanlara genel bir eleştiri getirir ve şöyle der: -İşte sizin imânınız da gösteriş, geldi-geçti bir inanç; o ezan gibi yol kesici! Neden böyle sert konuşur, Mevlanâ? O biliyor ki, "İslâm'da inanç ve davranış ilişkisi" çok önemlidir. Demek istiyor ki, sizin bu hareketlerinizin İslâm'la pek ilişkisi yok. Çünkü İslâm, her işin mükemmel yapılmasını ister. Ama yaptıklarınıza bakanlar, bu yüce din hakkında, kesinlikle iyi şeyler düşünemez. Sizler onların yollarını kesen bir eşkıya gibisiniz. Bütün bu gerçeklerden hareketle günümüzde Müslümanlar olarak yanlış dindarlık telakkimizle islamı çirkin göstermek kadar bir günah düşünemiyorum. Biz Müslümanlar din adına yanlış yaptığımızda önyargılı ve bilgisiz insanlar “Ahmetler, Mehmetler yanlış yaptı” demez. “Müslüman böyledir işte” der. Öyleyse sözümüzle, özümüzle, davranışımızla Müslüman imajını sağlıklı doğru zemine oturtalım. Bilgi ve ahlak eksenindeki dindarlık anlayışına sahip olalım. Unutmayalım! Az bilgi çok saygı esasına dayanan dindarlık telakkisi doğru Müslüman imajı vermemektedir. Vesselam. Mustafa BİLGİÇ |











